1 2 3

يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لا تَخْفى مِنْكُمْ خافِيَةٌ - Nebe sûresi 1 Âyet

səhifə2/3
tarix17.03.2018
ölçüsü225.47 Kb.

يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لا تَخْفى مِنْكُمْ خافِيَةٌ



  • " Siz o gün Allah'a arzolunacaksınız."11

Huzura alınacaksınız. Amellerinizin deşifre edilmesi için kitaplarınız açılacak. Ana kitap açılacak, ara kitap yani kendi şahsınıza ait olan kitap da açılacak. O kendi şahsınıza meleklerin yazdığı kitap ile Allah'ın levh-i mahfuzu ikisi birbiri ile karşılaştırılacak. Buna "

arz

" diyoruz. Nitekim Kur'an'ın Cebrail (a.s)'in gelip de Peygamberle okunma işine de ne diyorduk? Arz diyorduk. Ve daha sonra karşılıklı okumaya da

mukabele

deniyor.

İşte o gün siz

يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ

arzolunacaksınız. Rabbinize arzolunacaksınız.

لا تَخْفى مِنْكُمْ خافِيَةٌ



  • "Sizden hiç biriniz O'na gizli kalmayacak."12

Bir araya sıvışamazsın. Birisinin arkasında aradan girip de kaybolamazsın. Hani dünyada olur ya kalabalıklarda kendimi şöyle şuradan gireyim, şuraya saklanayım. Bir araya girersin, bacakların arasından şunun arkasından derken kendini kaybettirebilirsin, izini kaybettirebilirsin. Ha orada böyle bir şey yoktur. Sizden hiçbirisi orada böyle kaybolamaz. Ne kendiniz ne de yaptığınız şeylerden hiçbir şey gizli kalmaz. Hepsi orda meydandadır. Deşifre olmuştur, olacaktır. Madem Allah için hiçbir şey gizli kalmayınca Muhammed'im bunlar neden soruşturuyorlar? Bilmiyor da Muhammed (a.s) o konuştuklarını anlatıverecek, ondan sonra bilecek, böyle bir sebep için değil.

İsticvab

için değildir. Yani biz şunu konuşuyoruz Ya Rabbi, böyle bir isticvab sorusu değildir. Bu tamamen tacizi, tefhimi ifade eden bir sorudur.

NEDEN SORUŞTURUYORLAR?

{

يَتَسَاءلُونَ

}

Neden soruşturuyorlar? Ey Muhammed! O senin kavmin var ya o kodamanlar, o koca koca kafalı Mekkeli müşrikler, kara kara kayaların arasında taş kesilmiş ve yürekleri de kapkara olmuş, merhametsiz kavmin, o koca başlar, karabaşlar var ya…. Biz de karabaş diye köpeğe derler. Bilmem sizde kullanırlar mı? Karabaş geldi mi falan diye kullanılır. Bunlarında başları böyle karabaşlardır, öküz gibi başları vardır.

Çünkü Ebu Cehl'in ve Ebu Leheb'in başlarını kesince İbn-i Mesud Hazretleri çok zor taşımış. Uhud Savaşı'nda Ebu Cehl'in başını çeke çeke aman Allah’ım zor götürmüş. Kan revan içinde ter içinde kalmış. Adamın kömüş gibi kafası var. Adamın kafasının ağırlığı İbn-i Mesud'dan daha ağır.

Neden soruşturuyorlar? Bu dikkatleri çekmek için konunun, soruşturulan şeyin insanın kaderi için çok önemli bir mevzu olduğunu anlatmak için böyle bir giriş yapıyor.

O Mekke'nin müşrikleri neden soruşturuyorlar?

يسأل بعضهم بعضاً

birbirlerine soruyorlardı. "Bu Muhammed'in dediği nedir? Kıyam günü, ceza günü, din günü de neymiş?" Böyle birbirlerine soruyorlar. Sen bir şey anladın mı? Böyle bir şey duydun mu? Babandan, dedenden böyle bir şey duydun mu? Yok ya, öyle bir şey olur mu? Olsaydı, benim dede daha büyük kafalıydı, onun kafasında gelmişin geçmişin bütün bilgileri vardı. Böyle bir şey bahsetmedi. Olacak şey değil. En sonunda cevaplarını kendileri verirlerdi. Kendileri sorarlardı, kendileri cevap verirlerdi. Çünkü Muhammed (a.s) ‘ın verdiği cevaplara aşina değildiler, mukni olmuyorlardı, ikna olmuyorlardı, kabul etmiyorlardı.

تَكْذِبُ

diyerek yalan söylüyorsun, diyerek Peygamber (a.s)'a inanmazlardı. Yani O'nun verdiği cevapları cevap olarak kabul etmezlerdi. O'nunla alay eder ve uydurduğunu söylerlerdi. Onun için kendisi sorar, kendisi cevap verir, bu adam var ya kendi çalar kendi oynar. Hem kendileri çalar, hem de oynarlardı, göbek atarlardı. Her şeyleri kendileri bilirlerdi. Ne Yahudisine ne Hristiyanına değer verirlerdi. İnsanların en bilgesi biziz derlerdi. Bizden başkası anlamaz bu işlerden, bu kadar kibirli adamlardı. Daha önce kitaptan da nasipleri olmamış, hani olsa bir yerde bir yerinden tutarsın. Mesela

Kuran'ın ehl-i kitapla olan münazarası farklıdır,

hatırlasanıza Musa'yı diyor. Tamam, demek ki Musa'yı biliyorlar, kabul ediyorlar. Size, nur ve hidayet olan Tevrat'ı göndermedi mi? Tamam, bunları biliyorlar. Ama bunlara ne diyeceksin. Bunların böyle bir tutanağı yok. Onun için Peygamber (a.s)'ın işi daha zordu.

Müşriklerle olan işi daha vahimdi.

Birbirlerine soruştururlardı.

يسأل بعضهم بعضاً

Niçin böyle tefsir etti müfessirimiz bunu, müşareket sigası olduğu için.

{

يَتَسَاءلُونَ

}

nin anlamı

يسأل بعضهم بعضاً

demektir.

أو

Veyahutta

يسألون

o Mekke müşrikleri sorarlardı.

غيرهم من المؤمني

kendileri dışında müminlere sorarlardı. Kendilerine değil, müminlere gider, "ya bu ne, bu sizin peygamberiniz bir şey diyor. Bu Muhammed bir şey diyor, bu neymiş,

يَوْمُ الدِّينِ

nedir,

يَوْمُ الْقِيَامَةِ

nedir, hesap nedir, kitap nedir?" şekliyle Müslümanlara, müminlere gelirler, soru sorarlardı. Bu durumda soru sorulan müminler, soru soran kâfirler ve müşrikler oluyor.

Bir önceki tevcihe göre kendi kendilerine soru soruyorlar. Birbirlerine soru soruyorlar, sınıf farkı yok, hepsi bir. İkinci tevcihe göre soru sorulanlar Müslümanlar, müminlerdir.

Peki, burada bir zamir var,

هُمْ

zamiri

والضمير

onlar demek, onlar kim

مكة

لأهل

bu durumda zamir, ikinci tevcih esasına göre Mekke ehlidir. O Mekke ehli birbirine neyi soruyorlar? Neden birbirlerine soruşturma yapıyorlar?

كانوا يتساءلون

Soruştururlardı

فيما بينهم

kendi aralarında

عن البعث

diriliş gününden, diriliş günü hakkında, kabir sonrası hakkında, ikinci yaşam hakkında soruşturuyorlardı. Öldükten sonra dirilmeye

البعث

ba's

diyoruz. Onlar ba'se inanmazlardı. O konuda soruşturma yaparlardı, birbirlerine soru sorarlardı. Niçin sorarlardı? Onun cevabını biraz sonra vermeye çalışacak.

ويسألون

Birinci tevcihe göre kendi aralarında

البعث

ba's hakkında soru sorarlardı, sorup soruştururlardı. İkinci tevcihte kendileri dışında müslümanlara sorup soruştururlardı demişti.

المؤمنين

ويسألون

Müslümanlara, müminlere sorarlardı,

عنه

demek

عَنِ الْبَعْثِ

demektir. Ba's konusunda, diriliş konusunda sorup soruştururlardı, öldükten sonra dirilme konusunda müminlere sorular sorarlardı. Kimler sorarlardı? Mekke kâfirleri soruyorlardı. Ne maksatla?

على طريق الاستهزاء

Alay yolu ile, eğlenmek için sorarlardı, öğrenmek için değil. Hasan, Hüseyin ne zaman kalkıyoruz yahu? Dedemiz ne zaman kalkacak, eğlenmek için soruyorlar. O gün ne zaman? Meta

مَتَى

?

حَتَّى مَتَى

ne zamana kadar? Eğlenmek maksadı ile soruyorlar, öğrenmek maksadı ile değil.

EĞLENMEK İÇİN SORU SORMA

Onun için eğlenmek maksadı ile soru sormayınız. Allah bunu hoş karşılamaz. Edep dışı olan bir harekettir. Eğlenmek için yapma, öğrenmek için tamam buyur. Onu da üzerine lazımsa, seni ilgilendiriyorsa sor. Seni ilgilendiren bir konu değil, fantezi bir soru, belli kişileri ilgilendiren bir soruysa, seni alakadar etmez. Vaktini onunla zayi etme. Ondan da sorumlusun. Sana lazım olmayan bilgilerle kendini yükleme.

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ



  • "Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin peşine düşme."13

Seni ilgilendirmiyor, öyle ise senin için malayani olan bir şey bir başkası için mayanidir. Onu ilgilendirir sorar ve öğrenir. Herkes üzerine lazım olanı bilmeli, onu sormalı. Bu konuda sormak ibadettir.

Çünkü öğrenmenin yarısı soru sormaktır.

مفتاح العلم السؤال

"Öğrenmenin anahtarı soru sormaktır."

Bilginin anahtarı sorudur. Soru sormasını bilmezsen bilgiyi elde edemezsin.

Bu arada da soru sorma yönünü kısacana dile getirmiş olduk. Öğrenci soru sorar.

Soru sormayan öğrenci olamaz. Derviş tekke ehlidir, onun mektebi tekkedir. O soru sormaz. Soru sormak yasaktır. Tekkede soru sormak yasaktır.

Yani Musa'nın Hızır'la olan ilişkisi gibi, soru sormak yok, bak Musa, sana baştan söyleyelim, sen alışkınsındır, sen Allah'a bile soru soruyorsun. Ben senin huyunu bilirim. Bak eğer benimle biraz hayat sürmek istiyorsan, biraz şöyle bir yol almak istiyorsan soru sormak yasak. Sormam tamam, söz mü söz. Ama her hamlede dayanamadı ve soruyu sordu.

Mektepte ise soru sorulur. Orası derviş yatağı değildir. Orası ilim yatağıdır. İlmin anahtarı sorudur.

Soruların çok çeşitleri vardır. Bunların ki istihza yolludur. Mekkelilerin bu konuyu araştırması öğrenmek maksadı ile değildir. Peygamberimizi, din-i mübini alaya almak, eğlenmek için soruyorlar. Kafa bulmak için yapıyorlar.

Bu kafa bulmak tabiri şimdiki eğlence ehlinin tabiridir.

Benimle kafa mı buluyorsun sen? Jeton şimdi düştü. Yarım saattir benimle kafa buluyorsun sen ha derler. Biz de deriz ya onun jetonu geç düşmüştür, hâlbuki adam onu bir saattir makaraya sarıyordur, haberi yoktur. Tabii ki böyle kalın kafalılar vardır.

İnsanların en adisi kendi cinsiyle alay edendir.

O adamın nesini eksik gördün, onu mu buldun bula bula alay edecek? O Allah’ın bir kulu efendi. Senin ondan ne üstünlüğün var? Göz desen onda seninkinden daha iyi, kaş desen seninkinden daha iyi, senin ki dökülmüş, kaşın var mı yok mu belli değil, bir de adamı makaraya sarıyorsun.

Saf bulunca adamı o ayyaşlar o kalleşler maskara, maskot edinirler. İşte o palyaço gibi çıkarırlar, eğlenirler, göbek attırırlar. İnsan bu, öyle olmaz. Onun için bir insanı alaya alamazsın. Onunla eğlenemezsin, ona hava sorusu soramazsın. Havadan hevadan soru sorulmaz. Ciddi olacaksın.

Allah'ın kullarını tahkir etmek kadar büyük bir günah yoktur. Allah Teâlâ tabiri caizse bundan alınır. Benim sanatıma hakaret ediyor der.

Çünkü seni nasıl yarattı ise onu da öyle yarattı. Sizin yaratılma konusunda hiçbir farkınız yok. O çöpçülere o ağzı salyalılara dikkat edin. Onlar bir türdür. Dileseydi seni de ağzının salyasını akıtan bir tür yaratabilirdi. Sana mesaj veriyor, aklını başına al, bak bunu gördün mü, bu da insan, ama ağzını hiç tutamıyor, kapatamıyor, ağzında ne varsa dışına çıkıyor. Dilersem bak seni de böyle yaparım. Hemen "Allah’ım bana afiyet verdiğin için sana müteşekkirim. Beni böyle yaratmadığından sana şükürler olsun" deyip hem Allah'a şükredici bir kul olmaya çalışacaksın. Ona da "Allah’ım ona da rahmet et, merhamet et, şifasını ver" diye dua edeceksin. Açıktan yapmayacaksın. Açıktan, sakat adamı görüp de "Allah'ım sana şükürler olsun" dersen bu ona hakarettir. Bu şükür ters bir şükürdür. Tersine teper.

Peygamber gizlice diyor. Gizlice olsun. "Bir sakatı gördüğün zaman, kendinden aşağı böyle bir kimseyi gördüğü zaman içinden Allah'a şükretsin" diyor. Onlar neden soruşturuyorlar? O edepsizler o terbiyesizler, o cahiller; onlar gerçeği öğrenme yerine müminleri alaya alarak böyle alayvari birbirlerine soru soruyorlar. Müminlere veya kendi cinslerinden olanlara soruyorlar. Ne konuda?

عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ

Büyük haberden. Büyük haber, büyük haber… Habercilikte ne önemli biliyorsunuz. Haber niteliği olan ve kimsenin alamadığı bir haberi önceden almak, ilk önce gerçeği öğrenmek önemlidir. Adama madalya veriyorlar. Aferin sana, habercilikte bir numara, kimse haber edememiş bunu, o jurnallemiş, gazeteye o yazmış, başka hiç kimse bilmiyor.

Ondan sonra diğer gazeteler onu kaynak vererek yazabiliyorlar. Adamın kaynağı var. Eğer ondan aldığı halde, çaldığı halde, kaynağı olmadan aynen, sanki kendisi üretmiş, duymuş gibi haber ederse öteki gazeteci onu mahkemeye veriyor. Bizim hakkımızı almıştır, bu bize aittir, kaynak göstermeden bu haberi vermiştir.

BÜYÜK HABER

İşte bu büyük haber efendim. Demek ki

nebe

kısaca

haber suresi

ama bu nebey-i azimdir. Öyle sıradan bir haber değil. Ebem gümeci cinsinden değil. Dedemin hikâyesi türünden değil. Keloğlan masalı da değil.

Hikâye değil, bu, büyük haberdir; büyük günün haberidir.

İşte bunu bu büyük günün büyüklüğünü insanların zihnine, kafasına nakşetmek için bir soru tarzında Allah bu ayeti celileyi beyan buyurmuştur.

Nedir bu büyük haber?

Büyüklük de tabi ki izafi bir kavramdır. Birisine göre büyük olan bir şey diğerine göre küçüktür.

Ama Allah Teâlâ Hazretleri ona büyük dediyse büyük olarak algılanmalıdır.

Yani biz inanç yönü ile inançlarımızın sırasında bizim için herhangi bir fark yoktur. Amentü esasları biri diğerinden büyük değildir.

Büyük haber, bizim inanmamız gereken bir husustur. Yani şu daha büyüktür, şu daha küçüktür olmaz. Mesela, ben Allah'a inanıyorum, amentü billâh peki yetti mi? yetmez. O senin Allah dediğinin o kadar açılımı var ki… O'na açılımı ile inanacaksın. Biz buna "tecelli" diyoruz.

Allah tecelli eden bir varlıktır. Öyle sakin iş görmez, battal, bir şeyden haberi yok.

hâşâ, taş gibi yerinde oturan, sağını solunu görmeyen böyle değildir

. Hani müşriklerin putları böyledir biliyorsunuz. O zavallıları oraya oturtmuşlardır, kazık gibi çakmışlardır, ne bir adım ileri ne bir adım geri, ne sağa bakar ne sola bakar, ne duyar ne konuşur değil mi? Ya Hz. İbrahim öyle diyor, putu dürtüşlüyor, bakın kendisini koruyabiliyor mu? Koruyun kendinizi diyor, baltayı getirmiş, hadi göreyim sizi, hepsine vuruyor. Şunlara bak diyor, zavallılar, bunlardan medet bekliyorlar diyor. Bunlar kendilerini bile koruyamıyor. Bu kadar gülünçler. Allah böyle değildir.

Amentü billâh demek yetmez. Onu açılımıyla bileceksin. Onun ne işleri vardır, ne işleri… O'nun peygamberleri, kitapları, melekleri vardır, tüm varlıklar hakkında takdiri vardır. Kader diyoruz. Ölüm, öldürmek işi vardır. Ölüm sonrasında yaşam vardır, diriliş vardır. Bunlardan birisini reddettiğin anda Allah inancın tehlikeye girer. Bunlar birbirinden asla kopmaz.

Dolayısıyla bu müşrikler de zaten Allah’a inanırlardı ama şirk yolu ile inanırlardı. Şirkle beraber inanırlardı, şirkten taviz vermezlerdi. Hübel'i Uzza'yı asla gözden çıkarmazlardı. En sonunda bakarlardı başlarına yerden gökten felaketler gelip putların da yüzüstü gelip düştüğü zaman, tepelerine toz duman indiği zaman, gözleri, kaşları, kafaları kapanınca, o hadiseler çullanınca Allah derlerdi. Kurtar bizi Ya Rabbi derlerdi. Bütün esbap sona erdikten sonra Allah derlerdi.

Allah da bunu istemiyor. Esbap senin gözünü perdelemeyecek, esbap olacak, sebepler olacak, sen sebepleri ok gibi deleceksin ve yırtıp atacaksın, Allah diyeceksin. Ta başından, başından Allah diyeceksin, sonunda değil.

Müminin evvelinde de o Allah'tır.

هُوَ الأَوَّلُ

, Allah, evveldir,

هُوَ الْآخِر

, Allah âhirdir. Bak atan ne demiş: "

Evvelallah

" yaparız. Gördünüz mü Allah'ın kulları, eski pehlivanlara bakın, yiğitlere bakın. İşte bunlar yiğit insanlardır. Yapar mısın? Evvelallah yaparım. Şu lafa bak yahu…. Ne müthiş insanlar.

ÖRNEK ALINACAK ATALARIMIZ

Din ile nasıl donanım oluşturmuşlar.

Adamın örfü töresi dinden ayrı değil. Dünyada böyle bir ikinci toplum gösteremezsiniz.

Atalarınızın değerini bilin, onların yolundan gidin. Kimisi onların yolunu beğenmiyor. Sen onu beğenmeyecek kaç paralık adamsın. O üç kıtaya Allah'ın adını oturttu. Bu Kuran ile hayat sürdürdü. Biz onların şefaatlerine talibiz. Allah cümlesinin şefaatlerinden bizi eksik etmesin. Onların evlatları olmakla gurur duyuyoruz. Çünkü onların şefaatini umuyoruz. Onlar bizim atalarımızdır.

Büyük haberden bahsediyoruz. Büyük bir hadiseden söz ediyoruz. Deminden söyledim ya büyüklük izafi bir kelimedir. Çünkü Allah için büyük küçük diye bir şey var mı yoktur. Zor, kolay diye bir şey yoktur. Öyleyse bunu niye söylüyor? Genelde büyük gündür. Büyük gün gelir Hasan Ağa! Ne o? Çekiliş yapılacakmış, onun için büyük gün odur. Hesap günü, kitap günü, karne verilecek yahu, adam karnesini alacak, öğrenci için büyük gün… Müminler için de son belirlenecek, son kelam edilecek, orada son bir rötuş yapılacak.

Kabirde ki gibi değil. Kabirde iş bitmez. Kabrin aşamaları var. Neler neler var. Kalkınca aşamalar var, mahşerin aşamaları var. Ne aşamalardan geçeceğiz orada, nelerden nerelere, ne kapılar dolaşacağız. Yalakayı orada göreceksin. Nasıl yalaka olduğunu, adamın nasıl dilenci olduğunu orada göreceksin. Üç sevap lazım. Takdir almaya hani öğrenciler hocaları kapı kapı dolaşırlar değil mi? Hocam üç puan lazım. İşte orada da böyle kapı kapı dolaşacaklar. Efendiler o gün her şey bitmiş değil. Son rötuşlar yapılıp, son karar verilecek. Son kararın mı?

وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ



  • "O gün buyruk, yalnız Allah'ındır."14

Ahkamü'l- hakiminin son kararını verdiği gün olacak o gün. Onun için günlerin en büyüğüdür o gün, haberlerin en büyüğüdür. Ondan büyük haber olmaz. İşte bu içerik yönüyle büyüklük budur. Yoksa Allah’ın büyüklüğü ile ilgili bir kıyaslama anlamında değildir.

İçinde yer alan önemli olayları barındırdığı için o anlamda büyük gündür.

Peygamberimizin şefaati var,

Onun şefaati, en büyük şefaattir ve o günde olacaktır. O gün nasıl bizim için büyük olmaz, önemli olmaz değil mi?

Daha ötesi Allah’ın şefaati var

. Aman Allah. Allah bir demiş sadece adam. Hiçbir iyiliği yok adamın, sıfır. Sadece Allah bir demiş. Bunu biliyor. Allah, bunları Cehennem'den çıkartacak. "Bunları çıkarın" diyecek. Benim varlığım birliğime dair içinde bir iman ışığı varken, közü varken, cehenneme bunu yem edemem. Zaten cehennem ondan bizar olur. Cehenneme de hakaret edemem. Cehennemin işini zorlaştıramam. Allah bu meyanda hem cehenneme rahmet eder hem de müminlere rahmet eder. Bakın cehennemin içinde merhamet olmaz, merhamet yoktur. Cehennemde kendisi merhamet etmez. Ama Allah cehenneme merhamet eder. Bu ayrı bir şeydir. Allah merhamet etmeyi isterse, her türlüsüne merhamet eder. Allah

Rahman

ismi ile bütün varlıklara rahmet eden bir zattır. Kimse buna dayanamaz. Peygamberimiz de "Müsaade buyur Ya Rabbi tevhit ehline de şefaat edeyim." Diye niyaz eder ve ümmetine şefaat eder.

لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّه مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّه

diyenlere Peygamberimiz (s.a.s):

شَفَاعَتِي لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي



        • "Büyük günde ümmetimin büyük günahkârlarına yapacağım bir büyük şefaatim var."15

diye haber verdi. Ümmetimin büyük günahkârlarına şefaat edeceğim. Günahkâr, ama nasıl? Büyük günahlar işlemiş. Ama

لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّه

la ilahe illallah da kesmemiş işi

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّه

Muhammedün resulullah'ı var. Bu nedenle Muhammed (a.s) ümmeti ve şefaatini de hak etmiş oluyor. İşte bu günde o şefaat var. Adam için nasıl büyük gün olmasın. Adamın tek umudu o. Kabirde sağ sol girmişler, dayak yemiş, gece gündüz azap çekmiş. Bir ümidi daha var adamın, daha kesilmemiş. Büyük şefaat gelecek diyor. O günün özlemi ile yaşıyor. Yıllarca o azaba O'nun hürmetine katlanmış. Büyük gün olmaz mı, büyük gün. Peygamberimiz: "İşte ehli tevhit, müsaade buyur Ya Rabbi onlara da şefaat edeyim." buyuracak. Kulum, Muhammedim, senin gücün onlara yetmez. Ben, sana verdiğim gücü biliyorum. Onları sen taşıyamazsın. Onların yükü çok ağırdır.

GÖKLERİN VE YERİN TİTREMESİ

Ey Allah’ın kulları günahların verdiği ağırlık var ya, dağların verdiği ağırlıklardan daha büyüktür. Neler çekiyor bu yeryüzü, neler çekiyor bu sema; ikisi de insanlardan bizardır

. Bu zelzelelerin, bu çatlamaların, patlamaların esas manevi sebebi nedir biliyor musunuz? İnsanların işledikleri günahlardır. Bazen arş-ı Rahmanı titretir. Bu kadar, arşa bile etki eder. Ama Yüce Allah’ın inayeti ile ayakta duruyoruz. Yerler gökler onun için paralanmıyor.

Yok mu ayet? Allah oğul edindi diye neredeyse yerler gökler çatır çatır yıkılmak üzere, yıkıldı yıkılacak diyor Allah.

تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْأَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبالُ هَدًّا



  • "Nerdeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp çökecektir.."16

Ayette var, o ayetlere bakarsınız. Şimdi hepsini sırayla okuyamıyorum. Hafız değiliz. Evet, bu Bektaşi sözü değil. Yani anlamını verdim de hafızlar dolu burada onlar bana tam yardım edemiyorlar. Onun için ferah zamanda bakarsınız. Büyük gün Allah’ın günleri.

أَنْ دَعَوْا لِلرَّحْمنِ وَلَداً



  • "Rahman'a çocuk isnat etmelerinden dolayı."17

Bu kadarını biliyorum da başını ondan aldım. Evveli benim ki ahiri de burasıdır. "Allah oğul edindi dediler" diye yerler neredeyse yarılıp paralanmaya, gökler çatlama noktasına geldi. Gördünüz mü Allah’ın kulları. Muhammed'im sen tahammül edemezsin, onların yükü çok ağırdır. Onu ancak ben yaparım. Ve "Ehl-i tevhidi cehennemden çıkartın" der. Kim onlar? Allah bir deyip bu olguyla gidenlerdir. Nasılsa Allah’ın lütfu ile keremi ile öte tarafa geçebilmiş. Bu bilgi ile bu inançla geçebilmiş. Bu kadar biliyor. Gerisini sorma. Gerisinde bir şey yok zaten. Bu, Allah’ın şefaatidir. İşte o gün büyük gün, insanların en ince noktalarına varıncaya kadar didik didik, lime lime edildiği bir gündür. İçinin dışına tam anlamı ile çıkartıldığı ve içinde köşesinde, her ne var ise yüzeye getirildiği gündür. Ona göre yüzüne bakıldığı veya defedildiği bir gündür.

فَادْفَعُوا

denilir. "Defolun" denildiği bir gündür. "Yaklaşın, yaklaşın kullarım!" bu şekilde hitap da var. Defolun dediği gün, işte bugün büyük gün. Bugünün haberi, büyük günün haberi de büyük haberdir değil mi? Büyük günün haberi budur. İşte onun için bu müşriklerde eğer böyle bir şey varsa yaşamları çok büyük tehlikeye giriyor. Çünkü öte tarafla ilgili olan meseleler burayı da ilgilendiriyor. Bura ile ilgili meseleler orayı da ilgilendiriyor. Birbirinden kopuk değil, ikisi birbirine bağlıdır. Sadece arada bir ölüm var. Gerisi aynıdır. Çünkü kişi, oraya inanacak olursa, ideallerini oraya sarkıtma imkânı var. Burada yerine getirememiş, uğraşmış didinmiş ama adam, olmamış. Ötesi var diyor. Orada devam ederim, orada kazanırım.

UZUN ÖMÜR NEDEN İSTENİR?

Nitekim müspet düşünen, halis niyetli insanların hayır düşünceleri vardır. İlim yönü ile tahsil yönü ile veya hayırlar yapma yönüyle, ama adamı ecel gelmiş almış.

Musa Nebi: "Benim daha yapacak çok işlerim var" demiş ve bir tane patlatmış değil mi? Azrail’e kondurmuş. Gidiyor Azrail, "Ya Rabbi ölümü istemeyen bir kuluna gönderdin beni, bak şu halime, bana bir tane kondurdu." diyor Ya, gördünüz mü işte bu anlamda ölümü istemeyebilirsin. Bunda bir sıkıntı yok. Onun için uzun ömür isteyebilirsin. Bir sıkıntı yok, ama bu maksatla ömür isteyeceksin. Başka türlü şu zevklerden mahrum kalacağım ölüm de şimdi sırası mı dersen, işte o kötüdür. Bu, iyi insanların, iyi duygulu insanların iyiliklerini devam ettirecekleri gün, ölüm sonrasıdır. Âlim olmak mı istiyordu, hafız olmak mı istiyordu orada tamamlar. Öteki hanlar hamamlar yaptıracağım diyordu, uğraşıyordu, didiniyordu ama ömrü vefa etmedi. Aynen Allah onu yapmış gibi o kimseye verecektir.

Bu ilerisi için kulun bir terakki noktasıdır. Bir imkândır, bir lütuftur. Demek ki ölümle biten bir şey yoktur. Bunlar, âhiret inancının bize getirdiği faydalardandır.

Adam oraya inandığı zaman sarkıtabiliyor, zamanını uzatabiliyor. Önemli değil ölüm gelse de canım, arkası var. Orada devam ettiririm ben bu işi diyebiliyor. Evet, kâfir için de bu çok önemlidir. Çünkü burada her türlü yan kesiciliği, hainliği yapıyor ve yanına kalıyor. İnanmazsa, hepsi yanına kalıyor. Kıvırdım yine kıvıracağım, yine yapacağım, yine yapacağım. Ama ahretten bir delik açılırsa, bir pencere açılırsa orada yakalandığını, ölüm ile birilerinin gelip onu yaka paça götürdüğünü, tutuklandığını azıcık bilse işte o zaman adamın keyfi bitiyor. Ya oldu mu şimdi? Adam şimdi sofra başında yiyor içiyor. Ondan sonra birisi kulağına eğiliyor. Senin oğlanı tutukladılar. Oldu mu şimdi? Adamın gözdesi, halifesi gitti. Adamın boğazında kaldı. Dünyada bile böyledir. Oğlunu tutuklamışlar dahası, ya kendinin tutuklandığını, ölüm ile böyle bir muhasebenin olduğunu bilse adam öyle rahat hareket edebilir mi? İlgilendiriyor görüyorsunuz.

AYRILMAZ İKİLİ: DÜNYA VE UKBA

Dünya yaşamı ile ahiret yaşamı iç içedir. İkisi birbirini takviye eder. Birbirinin yola gelmesini sağlar. Birbirinin arınmasını durulmasını sağlar. İkisi onun için önemlidir. Sırtla karın gibi dünya ve ukba birbirinden ayrılmaz. Ayıranlara yazıklar olsun. Biri uğruna diğerini hiçe sayanlara yazıklar olsun. O müspet bir anlayış değildir. Ahiret için dünyayı hiçe sayan, dünya için ahretini hiçe sayan insanlar Kur’an’ın gösterdiği bir anlayışa sahip değildirler, yaşam biçimine sahip değildirler.


Dostları ilə paylaş:

©2018 Учебные документы
Рады что Вы стали частью нашего образовательного сообщества.
?


--no----zbekstan.html

--not-------in-what.html

--nzirlr--tzminlr--11.html

--nzirlr--tzminlr--5.html

--nzirlr--tzminlr-.html